Yeni evli her genç kadın, ev
yönetiminde usta olduğunu kocasına kanıtlamak
ister. Çalışan kadın da, ev kadını da
aynı hevesle ev yönetimine hakim olmak ister.
Başlangıçta kadın, eşinin sevdiği
yemekleri hazırlayarak, sofra
alışkanlıklarını, çayını
kaç şekerli içtiğini bir çırpıda
öğrenip sanki kırk yıllık evliymişler
gibi eşinin her isteğini o daha bir şey
söylemeden yerine getirmeye çalışır.
Çocukluğunda arkadaşlarıyla
oynadığı ‘evcilik oyunu’nu tekrarlar
gibidir. Erkek de kadından geri kalmaz. Eşinin
yaptığı her yemeği, ‘çok lezzetli
olmuş’ diyerek yemeye çalışır. Evde
yaptığı her düzenlemeyi beğenmiş
görünür. Eşinin isteklerini yerine getirmek
için çaba harcar.
Bir süre sonra kadın da erkek de bu
evcilik oyunundan sıkılmaya başlar. İlk
şikayet kadından gelir: “Gün boyu onu memnun
etmek için çalışıp çabalıyorum.
Eve bir karış suratla geliyor, bir tatlı sözle
gönlümü almayı denemiyor. Ben bu evin
kölesi miyim?”
Erkeğin de kendi açısından
şikayetleri peş peşe sıralanır:
“Doğru dürüst yemek pişirmesini
öğrenemedi. Annemi kendisine örnek alsa ya.
Akşamları, ben yorgun argın eve geliyorum.
Hanımefendi benimle hiç ilgilenmiyor. Bir
köşeye çekilip oturuyor.”
Aslında yeni evli bir çiftin
birbirinden bu kadar çabuk şikayete başlaması
pekala önlenebilir. Evliliği bir oyun olarak
düşünüp, rolünü başarıyla
oynamaya çalışmak, kısa zamanda bu başrol
oyuncularını yorgun düşürür.
Kadın da erkek de mükemmel eş rolüne
kendilerini kaptırmak yerine doğal davransalar, kısa
sürede şikayete başlamazlar.